Follow by Email

22 Şubat 2013 Cuma

PARAYLA NASIL REZİL OLUNUR?



Hepimiz günlük hayatın getirdiği stresten şikâyetçiyiz ve rahatlamak, stresimizi atmak için türlü yollar arıyoruz. İyi bir yaşam standardına sahip olmak için canımızı dişimize takarak saatlerce çalışıp kazandığımız parayı beden ve ruh sağlığımızı geri kazanmak için harcıyoruz. Yani para aslında bizim cebimizde hiç durmuyor; bir yerden kazandığımızı başka yerdeki kayıplarımızı karşılamak için kullanıyoruz.

Hafta sonu gelir ve tüm haftanın yorgunluğunu atmak için aileniz ya da arkadaşlarınızla sosyalleşmek, güzel bir restoranda bir yemek yemek ya da bir barda içip kafa dağıtmak istersiniz. Restorana girip şefe “Ne tavsiye edersin bize?” diye sorarsanız bittiniz. O “tavsiye” edilen şey genellikle menüde yazmaz, yazsa bile yanında fiyatı belirtilmez ve hesap geldiğinde kıçınıza restorana girerken sokulan şemsiyenin açıldığını hissedersiniz. Tercihinizi restoran yerine bardan yana kullandıysanız, sarhoşluğunuzu fırsat bilen barmen votka vişneyi size içine votka damlatılmış vişne suyu olarak sunmaya başlar. Ama hesaba iki şişe votka yuvarlamışsınız gibi yansıyabilir.

Yemek bitti, sıra sinemaya geldi. Şöyle güzel bir filmi dev ekranda üç boyutlu seyredeyim dediniz. Sıkıysa seyredin! Omzunuzda bir ayak belirebilir, malum arkada oturan kendini evindeki kanepede sanıyordur. En azından koltuğunuza ve dolaylı olarak sırtınıza tekme yemeniz kaçınılmazdır.

Stres atayım derken stres yüklenmiş olarak evinize dönersiniz ama telefon susmaz. Ya özel bir hastane size ücretsiz check-up sunmak istiyordur ya da embesil bir tanıdığınız yeni aldığı halı yıkama makinesinin satış temsilcisine sizin numaranızı vermiştir ve telefondaki görevli halı yıkama makineniz olmazsa hayatta kalamayacağınıza sizi ikna etmeye çalışıyordur.  

Bunca stresin üzerine doğal olarak yüzünüzde kırışıklıklar, sarkmalar başladı. Cilt bakımına gitmeniz lazım. Sinirden durmadan yiyip kilo da aldınız. Bunun için de bir diyet ve spor programına başlamak gerek. Güzellik merkezine cilt bakımı için gidersiniz ve çıktığınızda 8 pasif jimnastik, 4 cilt bakımı, 12 epilasyon seansı satın almış olarak sinirli bir şekilde çıkarsınız. Açılmaya başlayan kırışıklıklarınız kaşlarınızı çatmaktan eskisinden beter hale gelir.

Rahat bir yaşam süreyim diye kazandığınız parayı kaybettiğiniz rahatınızı geri kazanmak için harcar ve karşılığında da daha fazla rahatsızlık alırsınız.

Bence bunun tek nedeni var:
Agresif pazarlama denen geri zekâlılara yönelik pazarlama yöntemi yani “müşteriyi sıkboğaz et, canından bezdirene kadar ısrar et ve hiç ihtiyacı olmayan bir şeyi sat” mantığı. Bununla ilgili kendimden bir örnek vereyim. Fırsat sitesinden bulduğum bir güzellik merkezinden cilt bakımı için 3 seans randevu almıştım. Tabi geçmiş tecrübelerimden dolayı akıllandığım için artık uzun vadeli programlar satın alıp kredi kartıyla peşinen ödemiyorum ve bir gün kavga etme ihtimalim yüksek olduğu için seans başına nakit ödeme yapıyorum. Merkezin sahibi kadın her gidişimde bana krem satmaya çalışıyor ve adını bile duymadığım bir marka! Ama elbette çok özel, benzersiz bir krem:) Ben kreme burun kıvırdıkça başka bir şey, onu istemeyince bambaşka bir şey, o da olmayınca yepyeni bir şey… 3 haftanın sonunda patladım. Dedim “Belli ki ben bazı şeylerle ilgilenmiyorum ama siz ısrar etmeye devam ediyorsunuz. Bu mantıktan ne zaman vazgeçeceksiniz? Bu yüzden kaç yere bir daha asla gitmediğimi biliyor musunuz?”. Ne o ben cilt bakımını gittim! Kaşlarım çatık oradan çıktıktan sonra ne anlamı kaldı bilmiyorum.

Uzun lafın kısası diyeceğim ama kısa olmayacak yine de. Ya bütün bunları kabul edin ve işinize yaramayacak ne kadar ürün ve hizmet varsa satın alıp keyfini çıkarmaya çalışın (mümkünse) ya da eve kapanın, az kişiyle görüşün, filmi DVD’den seyredin, yüzünüze doğal maskeler uygulayın, spor salonuna gitmek yerine yürüyüş yapın, yemeğinizi evde pişirin ve ille de dışarı çıkacaksanız hizmet kalitesinden emin olmadığınız yerlere gidip kendinizi boş yere delirtmeyinJ

Stresle başa çıkmada en etkili yöntem (Bkz. alttaki resim)

14 Şubat 2013 Perşembe

14 ŞUBAT UMUTSUZ EV KADINLARI GÜNÜ


Sevgililer Günü’nü gerçekten iplemeyen tek kadın ben miyim çok merak ediyorum, eşime sorarsanız çok büyük ihtimalle öyleyim. Televizyonda, sosyal ağlarda filan bu kadar reklamı yapılmasa muhtemelen farkına bile varmadan geçecek 14 Şubat.

Eminim çok duydunuz, “Bunlar kapitalist düzenin oyunları, bunlara kapılmayalım” derken içten içe bir hediye, romantik bir yemek ya da en azından bir demet çiçek bekleyen kadınları. Açıkçası, kapitalist, sosyalist ya da komünist düzen ne derse desin, beni ilgilendirmiyor. Benimki yalnızca bana ait bir fikir. Bana saçma gelmesinin nedeni bambaşka. Yılın 364 günü eşi ya da sevgilisinden ilgi, sevgi, saygı ya da hassasiyet görmeyen kadın “Bari bu günü hatırlasın!” umuduyla yaşıyor. Malum öküz adamın doğum gününü filan hatırlaması zor, televizyonda “Yarın Aynur’un doğum günü, aman Şevki bey unutmayın” gibi reklamlar yok. Diyelim ki Şevki hatırladı ve o akşam eve elinde bir demet çiçekle geldi, Aynur’u şık bir restoranda yemeğe götürdü ve yemekte son derece pahalı bir takı hediye etti. Aynur kendinden geçti, cilve yaptı, gece eve dönünce her zamankinin aksine şehvetle Şevki’yle sevişti.

Peki ya ertesi gün?

Şevki AYNI öküz, Aynur AYRI öküz…

Kocasını maça bile göndermeyen, erkek erkeğe çıkıp içmesine izin vermeyen, adamı gittiği her iş yemeğinde 17 kere arayan, sokakta gördüğü her sarışın ve seksi kadına bakmakla suçlayan ama kocasının arkasından bin bir türlü iş çeviren ikiyüzlü, paranoyak, güvensiz, kıskanç, dırdırcı AYNUR…

Her akşam önüne yemek bekleyen, eşini yalnız başına hiçbir yere göndermeyen, ön sevişmeyi es geçen, döven, küfreden paranoyak, güvensiz, kıskanç, geri kafalı ŞEVKİ…

Kulağa hoş gelmiyor ama maalesef ilişkilerin çoğunda bu tablo mevcut. Hatta artık bu o kadar normal, o kadar olağan bir şey haline gelmiş ki reklamlar bile bunun üzerine kurulu. Bugün bir banka reklamını gördüğümde pes dedim. 11-18 Şubat tarihleri için Sevgililer Günü kredisi çıkaran bankaya gelen erkek müşteri, banka görevlisine “Aman bilmem ne hanımcığım, bu krediyle kaç erkeğin hayatını kurtardınız bilemezsiniz” gibi bir şeyler söylüyor. Yani “BİZ BUNLARI ZORLA YAPIYORUZ, EŞLERİMİZ DE ZORLA YAPTIĞIMIZI BİLİYOR, ZORLA GÜZELLİK OLUYOR, OLDURUYORUZ” diyor aslında.

Bir ilişkinin temelleri aşk üzerine kurulmamışsa, üstüne kaçak olarak çıkılan ilgi-sevgi-saygı-anlayış-güven katları da eğreti oluyor. Damızlık olarak alınan erkekle hizmetçi olarak alınan kadından romantik-komedi değil, ancak trajikomik bir film çıkıyor. Bir dakika bile yalnız bırakacak kadar güvenemedikleri insanlarla bir ömrü harcıyorlar.

UZUN LAFIN KISASI… Yılın 364 günü sizinle ev işlerini paylaşmayan, sizden bir şeyler saklayan, sizi sebepsiz yere öpmeyen, hastayken size bakmayan, sizi küçük düşüren ve özgüveninizi sarsan, sizi döven ya da size küfreden bir adamdan YILIN TEK BİR GÜNÜ alacağınız çiçek ve hediyelerle sevgi, ilgi ya da romantizm satın alacağınızı sanmayın. Boşayın gitsin!

Ya da en azından kendinizi ve çevrenizdekileri kandırmayı bırakın. Kırın kıçınızı ve oturmaya devam edin… :)

14 Ocak 2013 Pazartesi

CEHALET MUTLULUK MUDUR?

Siz nasıl tanımlarsınız bilmiyorum ama benim için cahil, bilmeyen değildir. Bilmediğini bilene cahil demem, bildiğini zannedene cahil derim. Kendini medeni, bilinçli ve modern zanneden ama aslında düşüncesiz, bilinçsiz ve sabit fikirli olan bir kesim var, hatta bir çoğunluk var. İlkokulda bize “ezberlettikleri” sayesinde çoğumuz kitap ve gazete okuyan, gündemi takip eden, tiyatro ve sinemaya giden herkesi kültürlü, eğitimli ve bilinçli zannediyoruz. Ha bir de okul bitirmişler için mürekkep yalamış denir ya onların varsayılan ayarı zaten eğitimlidir. Kimse oturup düşünüyor mu acaba makine mühendisliğinde okutulan akışkanlar mekaniğinin insana ne tür bir görgü kazandırabileceğini? Gazete, kitap, tiyatro, sinema vs hepsi tamam ama ne kafasıyla yapıyorsunuz onu merak ediyorum ben. Tuz ruhu kafası mı desem çamaşır suyu mantığı mı desem bilemiyorum.

Benim eğitimden anladığım şey kendini geliştirmektir. Üniversitede mesleki eğitim alırsın ki her meslek için üniversite bitirmek de gerekmez. Ama üniversiteye derse girmeye gidip ders bitince doğrudan evine dönüyorsan senden bi’ mok olmaz kardeşim! Öğrenmek için defalarca hata yapabileceğin en güzel yaşlardır bunlar. Saçma sapan insanlara âşık olup üzüleceksin, üzülüp sünger gibi içecek ve köprü altında kendini rezil edeceksin, sayısız aptallıklar yapıp yaptıklarından pişman olacaksın, mümkünse tiyatro kulübü ya da dağcılık kulübü gibi kulüplere girip dersleri unutacaksın. 30 yaşlarına geldiğinde de “Ulen iyi ki yapmışız bunları diyeceksin” çünkü yapmadıysan aynı okuldan eve gittiğin gibi şimdi de işten eve giden, evlenmen beklenen yaşta sevmediği biriyle evlenmiş, doğurman gerektiği yaşta doğurup sonra da lanet etmiş bir ebeveyn ve işinden nefret eden bir çalışan olmuşsun demektir. Bu durumda da her akşam aynı saatte haberleri dinleyip memleketin haline küfreden, eşiyle sadece Cumartesi geceleri ve yatak odasında seks yapan, her sabah serviste ya da vapurda gazetesini okuyan, sosyalleşmek için arkadaşlarıyla tiyatroya giden bir tipsin. En önemlisi de ne mutlusun, ne kültürlüsün, ne bilinçlisin ne de yaşamının kontrolü senin ellerinde.

Bunlar her gün sokakta yüzlercesini gördüğümüz kurumsal tiplemeler. Bir de bana göre daha beter bir grup var, ben bunlara yeşil saçlılar diyorum. Bunlar genellikle reklam, grafik, tasarım vb işlerde “kreatif” (nedense yaratıcı demekten daha havalı buluyorlar böylesini) bölümlerde çalışan insanlar. Sanki yaratıcılık suratına taktığın piercing sayısı ve saçının rengini doğallıktan en uzak renge boyatmanla bağlantılıymış gibi bir mantık var. Yanlış anlamayın, kimsenin giyim tarzı ya da kendini ifade ediş biçimine değil lafım. “Alışmamış dötte don durmaz” demeye çalışıyorum sadece. Hep bir eğretilik, hep bir özenti var bu yüzeysel maskenin altında. Maskeyi çıkardığında içinden sıradan bir tip çıkıyor genellikle. Kiss dinler misiniz bilmiyorum ama adamların makyajsız halini görsem tanımam ben. Peki, uyuz muyum bu adamlara? Hiç değilim, çok da yakıştırıyorlar. Çünkü gerçekten içlerinden gelen bu, gerçekten böyle rahat ediyorlar, böyle mutlu oluyorlar. Öte yandan bizim yerli gruplara bakıyorum (en güzel örneklerden biri Model olabilir) ve içimden “Senin gözüne çektiğin sürmeye ..ıçayım!” demek geliyor. Geçenlerde televizyonda Southpark’ın yaratıcılarını gördüm. Adamların sıra dışı fotoğraflarını da görebilirsiniz orada burada ama genellikle alıştığımız, her gün sokakta görebileceğimiz tiplerden farksızlar. Peki, yaratıcılıkları tartışılabilir mi? Herhalde buna “evet” diyecek kimse çıkmaz. Uzun lafın kısası, ben buradan iki sonuç çıkarıyorum. Birincisi, yaratıcı olmak için sıra dışı görünmek gibi bir kural yok. İkincisi ve bence en önemlisi de OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNMEN gerektiği yoksa benim gibi kılçık bir tip çıkar, dalga geçer seninleJ.

Gelelim cahil diye adlandırdığım son gruba. En güzelini en sona sakladım! Bunlar erdiğini zanneden, zannetmese de öyle göstermeye çalışan tipler. Yoga moda oldu diye kursa yazılırlar ama felsefesiyle ilgili en ufak bir fikirleri yoktur. Tek bildikleri şey, şalvar giyip bol miktarda boncuklu kolye takmaktır. Bir de Caddebostan sahile filan gittiklerinde bağdaş kurup gözler kapalı şekilde resim çektirerek Facebook’ta paylaşırlar. Benim aklıma bundan daha zavallı bir görüntü gelmiyor! Kardeşim madem erdin; bu dünyanın lükslerinden, bağımlılıklarından vs kurtuldun neden bunu Facebook ortamına ispatlama derdindesin hala? Üstelik o pozisyonu almadan önce fotoğraf makinesinin yerini ayarlama işi var, nasıl göründüm endişesiyle bir sürü fotoğraf denemesi yapma derdi var, çekim öncesi tarzına uygun kıyafet tasarımı var, var oğlu var! Yoga okulun vardır ya da eğitmensindir, hem kendini hem Yoga’yı tanıtmak istersin, ayak parmağınla burnunu karıştırabildiğin bir resim koyarsın, onu anlarım. Ama sen sahile inmiş piyasa yaparken bu bağdaş kurma hali de ne?
Az kalsın unutuyordum, bunlar aynı zamanda şair, yazar, düşünür ve hatta bir çeşit Guru olduklarına inanan tipler. Facebook ya da Twitter’da günde onlarca kez içinde sekiz kez sevgi, beş kez paylaşım, altı kez “Ol”mak geçen cümleler kurarlar. Yani aslında nüfusumuzun en az %70’i birer Mevlana olacak da tesis yok, harcanıyorlar burada. Hemen şuracıkta benim de içimden birkaç tane böyle cümle kurmak geçti, kurmadan geçemeyeceğim:

-       Sevgiyi paylaşmak aynı karda açan bir çiçek gibi. Farkındalığın rüzgârları egomu savurdu bugün uzak diyarlara, çıplak tepelere. Öz’ün tüm masumiyeti oradaki çıplak tepelerde, tüm çıplaklığıyla üçüncü gözümü açıyor. An’da Ol’mak gibisi yok. Sen de Ol ki sevesin, sev ki Ol’asın. Sal çayırlara tüm sevgini, bütünün birliğine kucak aç.

Türkçe tercümesi: Ne yazdığım hakkında en ufak bir fikrim yok ama herkes Öz ve Ol’u böyle büyük harfle yazıyor. Ben de yazdım ki bu işleri biliyorum zannetsinler. Bu kelimeleri yeni öğrendim ve cümle içinde kullandım ama çok güzel oldu. Benden kesin şair olur da anlamadığım tek bi’ şey var. O kadar sevgi diyorum, paylaşım diyorum bi’ karı düşmedi daha (ya da hala zengin bir koca bulamadım).

Garip ama ben hala umutluyum. Her gittiğim yerde gerçek insanları arıyorum. Olduğu gibi davranan, kendini belli kalıplara sokma gereği görmeyen, neyi bildiğini ve neyi bilmediğini bilen gerçek insanlar. Ha bu arada yazımın başlığındaki soruya cevap vermedim. Bence cevap hem EVET hem de HAYIR.

EVET; çünkü uyuyan insan uykuda olduğunun farkında değildir. Uykusundaki rüyaları gerçekten farksızdır onun için. Ayrıca, benzerlerini bulması ve kendini yalnız hissetmemesi de çok olasıdır. Herkes oyundaki rolünü oynar ve bunun bir oyun bile olduğunu bilmeden mutlu olduğunu düşünmeye devam eder.

HAYIR; çünkü en güzel şey gerçektir. Çok acı çekiyor olmama rağmen Nişantaşı’nda saçını röfle yaptırmak ve Demet Akalın dinlemekten başka bir derdi olmayan biri olmaya değişmezdim acılarımı ve yalnızlığımı. Gerçek öyle bir şey ki üzüntünün gerçeği nasıl yıkıcıysa mutluluğun gerçeği de sahte mutluluğun rakip bile olamayacağı bir yoğunluk, doluluk, derinlik getiriyor. Belki mutlu olduğumuz anlar, yukarıdaki cahillerin mutlu olduklarını sandıkları anlardan daha azdır ama daha gerçek oldukları kesin. J











8 Ekim 2012 Pazartesi

SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN?

Bugün yengemin ofisine gittim. Kendisinin turizm acentesi var. Gittiğimiz tatille ilgili otel ve uçak faturasını alacaktım. Ofisine girdiğimde bir müşterisi vardı, konuşmalarını bölmek istemedim, bir kenara oturup beklemeye başladım. Bir yandan da “Abi ben niye bekliyorum ki? Fatura almaktan başka işim yok” diye düşünürken yengem, “Siz tanıştınız mı?” diye sordu ve ekledi: “Bilmem ne hanımcım, bakın bu benim yeğenim Deniz. Deniz, ÇOK DEĞERLİ BİR İNSANLA tanışacaksın şimdi. Bilmem ne hanım bilmem nerenin GENEL MÜDÜRÜ”.

 

Merhaba Bilmem Ne Hanım, ben de Deniz. Ama ne önemi var? Ben sizin kadar değerli değilim, bilmem nerenin genel müdürü olmadığım için beni adam yerine koymanıza gerek yok. Bense büyük şeref duydum sizinle tanışmaktan.

 

 

 

 

 

 

BU MUDUR YANİ?

 

İnsan sadece insan olmaktan ne zaman çıktı? Ne zaman isminin önündeki unvanlar tüm varlığını temsil eder oldu?

Mesleği ya da yaptığı iş dışında bir kimlik edinememiş tüm insanlarda görülen ortak özellikler:

1.) Kendini tanıtırken mutlaka pozisyonu ya da mesleğini belirtmek:
“Merhaba bendeniz emekli edebiyat öğretmeni Mualla Şenyuva.”
Peki ama bundan bize ne? Biz Topçular’a geçiyoruz feribotla. Şu anda da tostumuzu yiyoruz. Teyze sen kahvaltıyı magic mushroom’la mı yaptın?
2.) Girdiği her ortamda konuyu mutlaka yaptığı işe getirmek:
Facebook sayesinde ortaokul sınıf buluşması yaptığımızda da buna şahit olmuştum. Ben eski günleri anacağız, hocaları çekiştireceğiz, gülmekten çatlayacağız diye düşünürken ortam birden iş mülakatına gelmiş insanların bulunduğu bir toplantı odasına dönüştü. “Bilmem ne bölümünü bitirdikten sonra master için Londra’ya gittim. Mezuniyetim sonrasında bir süre Londra’da, ardından San Francisco’da çalıştım. Şu anda zart zurt şirketinin bilmem ne müdürüyüm.”
Peki ama bundan bize ne? Sen okuldaki su savaşında kafana yumurta yemiştin, benim kafama da un dökmüşlerdi. Ben bunlardan bahsederiz diye düşünüyordum.
3.) Kendi meslek grubuyla ilgili eleştirileri asla kabul etmemek ve kişisel almak: Herhalde her meslek grubundan işini layıkıyla yapanlar olduğu gibi işine hiç saygısı olmayan ve mesleğini suiistimal eden insanlar olduğu konusunda herkes hemfikirdir. Ama bu gruba giren tipler bu gerçeği asla kabul etmez. Onlara göre paragöz doktor yoktur, deli psikolog yoktur, işverenini soyan muhasebeci yoktur, müvekkilini dolandıran avukat yoktur, öğrencisine soru satan öğretmen yoktur.


İnsan neden mühendis, mimar, ressam, tesisatçı ya da çöpçü olmadan önce insan olmaya çalışmaz?

Meslek dediğimiz şey hayatımızı sürdürmek için para kazanma aracından başka nedir?

Dürüst, düşünceli ve espritüel bir satış temsilcisi huysuz, kaba ve bencil bir satış müdüründen daha iyi bir arkadaş olmaz mı?

Maalesef bizim toplumumuz ve kültürümüz de bu durumu teşvik ediyor. “Güce tapan” bir toplumuz biz. Adeta birilerinin yanında ezilmeyi, boynumuzu bükmeyi, birilerine hayranlık duymayı ve birileri tarafından güdülmeyi seviyoruz. O birileri de bundan faydalanıyor. Zaten böyle bir ailede büyümüş çoğu insan da kendi kendine bile değer verebilmek için bir statü edinmekten başka çare bulamıyor. İnsanlar evlenirken bile şirketine eleman alacakmış gibi seçimler yapıyor. Ben üniversite mezunuysam, eşim de olmalı. Ben ayda bu kadar kazandığıma göre o da en az şu kadar kazanmalı, vs. Oysa ben bir sürü odun makine mühendisi tanıyorum, iki lafı bir edemeyen öğretmen tanıyorum. Aynı zamanda apartman yöneticisinden daha kibar ve daha akıllı bir kapıcı, Rock müziğin kitabını yazabilecek bir iş makinesi sürücüsü de tanıyorum.

SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN?
BEN SENİN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM DA SEN BİLİYOR MUSUN ASLINDA KİM OLDUĞUNU?

1 Ekim 2012 Pazartesi

DOLUNAY GECESİ BİR KURTKADININ KALEMİNDEN…

Ne yazacağımı bilmiyorum, daha doğrusu hangi birini yazacağımı bilmiyorum. O kadar doluyum ki… Küçük insanlara bu kadar büyük yer ayırmalı mı hayatta? Sanırım ben ayırdım, çok da büyük hata ettim.

Yeni biriyle tanıştığımda çoğunluğun aksine %100’e yakın bir güvenle başlarım ilişkiye. Tabi vücut dili, verdiği ilk izlenim bana çok ters gelmediyse. Başlangıç aşamasında daha anlayışlı olmaya, duyduklarımı ve gördüklerimi iyiye yormaya, varsayımlarda fazla bulunmamaya çalışırım. Sonra ne mi olur? Her bir “küçük” insanı devleştirir ve tepeme çıkmalarına izin veririm. Ve bir gün gelir, artık “Ben neden bu insanla aynı masada oturuyorum?”a varacak bir noktaya gelmişimdir.

Şimdi şu “küçük” insanları kategorize ederek açıklayalım (iyice bir dökeyim içimi, bu gece dolunay da olduğu için ekstra doluyum zaten):

1.   SONRADAN GÖRMELER: Sonradan gördükleri her ne ise onlardan başka kimse görmemiş zannederler. Oysa gördükleri şey sadece paradır, kâğıt parçası yani. O kâğıt parçası onları ayrıcalıklı, üstün, zevk ve stil sahibi, gurme, zeki yapar bir anda. Temelleri olmayan bir binaya kat çıkmaya benzer. Aslında yaşam kalitesini artırdığını zannederken sadece görgüsüzlüğünü ve kibrini artırır. Parasına tapmıyorsanız gaz yapar. Hazımsızlıktan devamlı osurur, her lafında metan gazı yayılır etrafa.
2.   HADDİNİ BİLMEZLER: Sizden herhangi bir sinyal, samimiyet belirtisi, davet, vs görmeden hayatınızın tam da merkezine oturmaya çalışırlar. Haber vermeden çat kapı gelmeler, gecenin bir yarısında abuk sabuk bir sebeple aramalar, “paylaşım” bahanesi altında etinizden ve sütünüzden yararlanma girişimleri en sık görülen özellikleri arasındadır.
3.   DİNİME KÜFREDİP MÜSLÜMAN OLMAYANLAR: Kendi eksikliklerini sizi eleştirerek gidermeye çalışan ahmaklardır. Her tür psikolojik analizi yapmakta kendini son derece başarılı gören bu grup henüz kendi söküğünü dikebilmiş değildir. Durmadan kişisel gelişim kitapları okuyup çeşitli kurs ve seminerlere giderek anlamlarını bilmedikleri ve asla bilemeyecekleri kelimeleri cümle içinde kullanmaya bayılırlar. Bunlar sadece ezbere konuşur, devamlı alıntı yapar ve böylece kendilerini entelektüel ve bilinçli hissederler.
4.   PASİF AGRESİFLER: Son derece kendine güvensiz ve kompleksli bir gruptur. Size bozulmuş, kızmış, gücenmiş ya da küsmüş olduklarını otururken devamlı sallanan bacaklarından anlayabilirsiniz ancak. Mesela onun istediği saatte buluşmadıysanız, bunun acısı kat kat çıkar. Bunun için herhangi bir şeyi saldırı malzemesine dönüştürebilirler. Çeşitli saldırılara maruz kalırken gerçekten onu neyin rahatsız ettiğini asla öğrenemezsiniz.
5.   BİLİRKİŞİLER: Bunlar her zaman son sözü söyleyen olmak ister. Her zaman haklılardır ve her zaman en doğrusunu onlar bilir. Kazara aynı fikirde olmazsanız, yandınız. Günlerce aynı konu tekrar tekrar açılır ve sizi ikna etme çabaları devam eder. Durumdan kurtulmak için “he canım he” derseniz dötleri iyice kalkar. Demezseniz, bu kısırdöngü aynen sürer gider. İki ucu boklu değnek yani!
6.   KAF DAĞINDAKİLER: Bunlardaki kibir muhtemelen bir tek Fatih Terim ve Bülent Ersoy’da vardır. Kendine bakarken pembe, başkalarına bakarken siyah gözlüklerini takarlar. İşin garip tarafı böbürlenmeyi belki de en az hak eden gruptur çünkü hatalarını en çok tekrarlayanlar bunlardır.

Benim hayatımda maalesef 6 gruptan da insan var ve ben elimde bir sihirli değnek olsa şu anda hayatımdan yok olup gitmelerini isterdim. Kavga etmeden, kimseye bir şey öğretmeye ya da açıklamaya çalışmadan onlar kendi yoluna, ben kendi yoluma… İnsan merak ediyor, ben bunların kıçına nasıl bir kazık soktum diye. Bence en olası kazık mutluluk kazığı. “Kötü gün dostu” derler ya, ben ona inanmıyorum artık. Kötü gün dostu bulmak kolay çünkü siz ne zaman bir sorununuzdan bahsetseniz, karşı taraf “ohhh ben daha iyi durumdayım” diye sevinecek bir sebep buluyor. Ama o mutsuzken, siz mutluysanız öldünüz!
Sanki
Siz de mutsuz olursanız o mutlu olacak!
Siz tatile gidemezseniz, o gidecek!
Siz çocuk doğuramazsanız, o doğuracak!
Siz para kazanamazsanız, o kazanacak!
Bu liste sürer gider. Valla insanın mutsuz olası geliyor, şöyle bir üzülsem de bunlar beni rahat bıraksa hesabı.

Bu yazının bir sonuç bölümü yok çünkü sonuç kafamda da, hayatımda da yok. Ben de henüz ne yapacağımı bilmiyorum. Yazının başında da dediğim gibi DOLUNAY GECESİ BİR KURTKADININ KALEMİNDEN sadece…




17 Şubat 2012 Cuma

LADYODA GÜNLÜKLERİ: SANAL DÜNYA YALAN DÜNYA

LADYODA GÜNLÜKLERİ: SANAL DÜNYA YALAN DÜNYA: Acaba bu başlıkla kendi blogumu da yalanlamış mı oluyorum? Neyse girmeyelim oraya… J Benim yaşlarımda olanlar hatırlar, zamanında ICQ var...

SANAL DÜNYA YALAN DÜNYA

Acaba bu başlıkla kendi blogumu da yalanlamış mı oluyorum? Neyse girmeyelim oraya… J
Benim yaşlarımda olanlar hatırlar, zamanında ICQ vardı. Telefon hattımızı meşgul ederek gerçekleştirdiğimiz ilkel İnternet bağlantımızın ardından ilk açtığımız şey bu olurdu. Bence mertlik o zaman bozulmaya başladı. Yeni tanıştığınız birinin size ilk sorduğu soru genellikle “ASL” idi, yani “AGE-SEX-LOCATION (YAŞ-CİNSİYET-YER)”. İşte ilk yalanlar da böyle başladı! 20’lik çıtır götürmek için yaşını küçülten sapık amcalar, kendine ait olmayan üçgen vücutlu resimler gönderen memeli erkekler, evli olduğu halde kendini bekâr olarak tanıtanlar hayatımıza ilk o dönemlerde girdi.
 Zamanla sanal dünya coştukça coştu. Fotoğraf paylaşım siteleri, Facebook, Twitter, Linkedin, vs derken hayatımız masa başında kamburumuz çıkmış halde geçer oldu. Bu sanal dünya mekânları hepimiz üzerinde bir bakıma baskı oluşturdu bana sorarsanız. Bundan birkaç sene önce Facebook’a ilk üye olduğumda iyi ki bekâr değil de evliymişim diye düşünüyorum. Malum ilişki durumunu belirtmek lazım, âlemin döt olduğu bir dünyada ilişkinin ne kadar süreceği belli mi? Bugün “in a relationship” iken yarın “it is complicated” olmayacağı ne malum? Karizma ne olacak? Millet ne diyecek? Bir de fotoğraf meselesi var. Facebook’taki fotoğraflara bakarsanız, tüm dünya her gün parti modunda zannedersiniz. Herkes âlemlere akıyor, coşuyor, deli gibi içiyor, düşman çatlatırcasına eğleniyor. Bir de kendine yeni bir imaj kazandırma çabasında olanlar var (ben en çok onlara gülüyorum ya da acıyorum mu demeliyim emin değilim). Kendi evinde yalnız başına otururken sofistike bir imaj yaratmak isteyen genç masada Jack şişesi, elinde Küba purosu, arka plandaki televizyonda Nat Geo Wild açık şekilde “tasarlanmış” dekoruyla son derece “doğal, sıradan” bir poz veriyor. Üstelik düşünsenize, açı filan ayarlamak için makine evde uygun bir yere yerleştiriliyor, çeşitli pozlar deneniyor muhtemelen. Çok fena valla! Allah kimseyi düşürmesinJ Durum güncellemesi stresi de ayrı bir konu. Tamamen kendinizle ilgili bir şey yazmış olsanız bile, hiç aklınıza gelmeyecek bir neden yüzünden bunu saldırı gibi algılayan insanlar çıkıveriyor birden. Herkes cengâver, herkes aktivist, herkes bilirkişi kesiliyor. Günlük hayatta “höt” desen kaçacak tiplerin dili 30 km uzuyor. Ben son zamanlarda bir şey yazmadan önce epey düşünür hale geldim sonradan sinirlerim bozulmasın diye. “Şunu yazarsam bu alınır mı?”, “Bunu yazsam şimdi şu ne der?” diye kara kara düşünür oldum.
Bir de maalesef Twitter var… Twitter’a 2 kez şans tanıyıp bir süre takıldıktan sonra bana göre olmadığını anlayıp çıktım. Bir kere benim gibi her şeyi detayıyla anlatma derdindeki bir insan 140 karakterle sınırlanırsa delirir. Ünlülere ya da sosyeteye laf sokma gibi bir derdim yok. Gündemi takip edebilirsin deseniz senelerdir alakam yok. Ne gazete okurum, ne televizyonda haber dinlerim çünkü bunların gerçek olmadığına ve bizi uyuttuklarına inanıyorum. Doğuş’un saksısı ya da Hilal’in sütyeni beni ilgilendirmiyor özet olarak ve her geçen gün daha çok merak ediyorum Twitter’ın bu kadar tutulmasına sebep nedir diye.
İtiraf etmeliyim ki bu âlemde kendini kaybedenlerden biri de benim. Henüz hastalık derecesinde olmadığı ve en azından durumun farkında olduğum için yine de kendimi şanslı sayıyorum. Mesela birini MSN ve Facebook’tan silip engelliyor olmayı, artık onu hayatımda istemediğimin bir göstergesi olarak görmeye başladım. Arkadaşlarıma anlatırken “Yok artık mümkün değil görüşmem, sildim zaten MSN’den de Facebook’tan da” cümlesini ağzımdan çıkarken duyduğumda ben bile şaşırıyorumJ Bilgisayarımı açtıysam anında Facebook ve MSN’i de açar oldum. Bunlar olmazsa dünyadan uzak kalıyormuş gibi bir hisse kapılıyorum. Geçen gün eşimle evde İnternet yokken akşamları yatana kadar nasıl vakit geçirirdik diye konuştuk (sanki elektrik icat edilmeden önce insanlar ne yapıyormuş acaba konuşması gibi J).
“Cep telefonu kullanmayacağım, sosyal medyadaki tüm hesaplarımı kapatacağım” gibi entel dantel ve asılsız cümleler kurmamı bekliyor olabilirsiniz. Elbette demeyeceğim, ben hayatın içinde geyiğin de önemli bir yer tuttuğuna inananlardanım. Kafamızı rahatlatmak için internette gezinmek, iki video paylaşıp ortamı şenlendirmek, işe biraz ara verip sanal çiftliklerimizde domates ekmenin bir sakıncasını görmüyorum ama bu gidişe de bir dur diyelim diyorum. Artık her gün bir bahaneyle dışarı çıkmaya çalışıyorum (ev-ofis şeklinde çalışanlarınız varsa tüm haftayı eşofmanla evde geçirmek nedir bilirsiniz), işim yoksa bilgisayarın önünde oturmak yerine kapatıp bir film izlemeye ya da arkadaşımı aramaya çalışıyorum. Özet olarak, kendimizi mahrum etmesek de *okunu çıkarmayalım diyorum. Aksi takdirde akıl hastanelerinde yakında internet bağımlıları için de bir bölüm açılabileceğini düşünüyorum. Yatan hastaya günde 3 doz ankesörlü telefon dışında her şeyin yasak edildiği bir dünya istemiyorum. Hiçbirini yapamıyorsak bile sosyal medyadaki arkadaş listemizin aslında “gerçek” arkadaş sayımızı yansıtmadığını, sanal albümlerdeki resimlerin hayatları değil sadece “sahte anları” yansıtabileceğini, Twitter’dan bir şey yazdığımızda aslında tüm dünyanın bizi duymadığını hatta iplemediğini, chat yaparken vurgu ve beden dilini kullanamayacağımız gerçeğini ve en önemlisi de gerçek dünyanın bilgisayar tuşları ve ekranına sığdırılamayacak kadar güzel ve bir ömrün masa başında geçmeyecek kadar kısa olduğunu bilelim istiyorum.
A/S/L?
38/F/Istanbul…